Olabileceği kadarınca….

Selam…

Bu satırları sana, senden bir şey istemek için değil; içimde kalıp ağırlaşanları biraz hafifletmek ve senin içinde bulunduğun hâli incitmeden durabildiğim bir yerden yazıyorum.

Artık benimle görüşmek istemediğini söylediğinde, kendi uğraşlarının, hayatının ve yorgunluklarının sana fazlasıyla yettiğini anladım. Bu hâlin içinde bana yer açamayacağını… bunu da çok sakin, çok kendin gibi söyledin.

Ben de biliyorum aslında. Sınırları da, gerçekleri de, hayatlarımızın başka yerlerden akıp gittiğini de.

O yüzden senden saklı bir beklentim yok. Büyük bir şey hiç değil.

Fırsat yaratmadan… Sadece hayatın arasına sıkışmış bir boşluk buldukça.

Aynı filme ya da bir tiyatroya gidip yan yana oturmasak bile, aynı sahnede ikimiz de aynı anda gülümsesek ya da hüzünlensek mesela.

Bazen de bir şarkıyı aynı anda dinlesek.

Ben yine sana bir parça yollasam, sen de kalbine değen yeri bana söylesen.

Hani bir keresinde gönderdiğim türkünün içindeki o söz… “kadehler boyunca bir türkü sözü”…

Bana, kalbine dokunduğunu söylemiştin ya.

İşte onun gibi; yan yana olmadan da aynı yerde buluşabildiğimiz küçük anlar olsa.

Bazen aynı yemeği yesek. Ben tabağındakine göz ucuyla uzansam, sen hiçbir şey demeden “al” der gibi tabağını bana doğru itsen.

Ben derdimi, küçük sevinçlerimi sana anlatsam… sen yorgunluğunu, gününün ağırlığını hiç toparlamaya çalışmadan bana bıraksan.

Boğulduğunda dinlesem. Yorulduğunda, bir şey söylemeden sadece yanında dursam.

Yükünü alamayacağımı biliyorum. Ama belki… biraz hafifletebilirim diye düşünüyorum. İnsan bazen çözüm değil, yanında duran bir nefese ihtiyaç duyuyor.

Ellerini tutup gözlerinde kaybolmayacağım. Dudaklarına dokunup nefesim tükenene kadar öpmeyeceğim belki. Ama istediklerim gerçekten çok yalın, çok basit… ve hepsi sana dair.

Belki biraz liseli bir halle, yanında sadece nefes almaya çalışmak gibi. Birkaç dakika. Hatta birkaç saniye.

Daha ötesinin mümkün olmadığını biliyorum. Bunu inkar etmiyorum. Ve tam da bu yüzden, olabileceği kadarında durmayı seçiyorum.

Sınırı zorlayarak değil, sınırı bilerek.

Sana terapi almam gerektiğini söylediğimde, bu seninle ilgili değildi. Kendi hayatımlaydı. Kendi içimde toparlayamadığım yerlerle, taşıyamadığım yorgunlukla, sürekli güçlü durmaya çalışmaktan kalan o boşluklaydı.

Yani bil istedim… Sana yaklaşmak için değil, kendime yetişebilmek içindi.

Kalbim, senin kalbinin yorgun ve biraz da kırgın olduğunu hissetti galiba. Onu sarmanın, kırgınlıklarını onaramayacağını biliyorum. Geçmişi düzeltemem, olanı geri alamam.

Ama yorgunluklarına iyi gelebileceğini düşündü.

Bir şeyleri düzeltmek için değil, tamir etmek için hiç değil… Sadece kalbinin dinlenebileceği küçük bir aralık olmak için.

Belki yarana merhem değilim, ama omzuna değen bir sessizlik olabilirim. Bazen insanın en çok buna ihtiyacı oluyor.

Adını koymuyorum. İstersen buna arkadaşlık de. İstersen hayatına yanlış bir yerinden dokunmuş bir sığıntı olarak gör beni.

Benim için adı çok önemli değil zaten. Bir yere ait olmaya çalışmıyorum. Sadece varlığına yük olmadan, hayatının kıyısında incitmeden durmaya çalışıyorum.

Bir isim bulmak zorunda değiliz. Çünkü bazı hâller, ancak isimsizken hafif kalabiliyor.

Ben sana hislerimi anlatırken “biraz bencillik yapacağım” demiştim. Ne düşündüğün, ne hissettiğin değil… içimde birikenlerin artık içimde kalamamasıydı derdim.

Sen de giderken kendi hayatının, kendi yorgunluğunun, kendi içinde taşıdığın ağırlıkların sana artık yettiğini özetledin aslında. Ve sen de buna bencillik dedin.

Aynı kelimeyle çıktık bu yerden. Ama bizi kurtarmayan da, belki en çok acıtan da bu oldu.

Çünkü bizi bencilliklerimiz değil, yan yana geldiğimizde hiç fark etmeden hafiflememiz tanımlıyordu.

Ben senden bir gelecek istemiyorum. Bir ihtimal, bir plan, bir söz, bir yön de istemiyorum.

Sadece şu anın içinde, kimseye umut borcu olmayan, kimseyi bir hayale zorlamayan küçük bir yer istiyorum.

Adı konmamış, yarına taşınmak zorunda olmayan, hesabı sorulmayan bir yakınlık.

Geleceğe tutunan bir “biz” değil… şu anda birbirine iyi gelen bir hâl.

Ve sana küçük bir itirafta bulunayım: Bazen günün ortasında, hiç yoktan bir anda gülümsüyorsam, sebebi genelde sen oluyorsun. Bir cümle, bir bakış, bir anı… Hiçbirini büyütmüyorum. Ama kalbim hepsini ciddiye alıyor.

Ben hayatımda kimseye yalvarmadım. Bunu kendime de yakıştıramadım hiç.

Ama içimdeki bu masum, bu temiz hislere senin vesile olduğunu bildiğim için, sana yalvarmaktan da imtina etmiyorum. Bunu bir zayıflık gibi değil, sana duyduğum saygının içinden gelen bir açıklık gibi düşün.

Ve iyi ki varsın.

Yanımda olman, Yanında olayım demek de değil bu.

Sadece… hayat çok dağıldığında, ben de dağıldığımda, sen bir yerlerde var olmaya devam et.

Ve ne olur, beni düşün demiyorum; benden bir ferahlık da istemiyorum. Sadece bilmeni istedim… Ben seni düşündüğümde dünya biraz daha katlanılır oluyor, gün olduğu yerden yumuşuyor. Bu da senden bir şey almak değil; sadece bende olan bir hâl.

Sürekli konuşmayalım. Sürekli iletişim hâlinde olmayalım.

Ama merak ettiğimde, bir vesileyle, sadece iyi olduğunu bilmeye yetecek kadar merakımı giderebileyim.

Ve yukarıda söylediğim gibi… fırsat yaratmadan, sadece fırsat buldukça; yukarıda anlattığım o küçük hâlleri, seninle yaşayabileyim.

Senden bir şey almaya gelmedim. Hayatına bir şey eklemeye de değil.

Sadece, birbirimize denk geldiğimiz o kısacık yerlerde ikimizin de yükünün biraz hafiflediğini bilerek orada durmaya geldim.

Çünkü bazen insanı ayakta tutan şey, ilerisi değil… tam bu anın içinde birinin varlığını hafifçe hissetmektir.

Ve ben bunu en çok sen varken hissediyorum.

Bazı insanlar vardır, gürültü yapmadan güzeldir. Kırmadan, acele etmeden, sadece duruşuyla zarif olur.

Ben sana baktığımda tam da bunu görüyorum.

Ve içimden, her defasında sessizce aynı cümle geçiyor:

Bende çok güzelsin…

iyi ki varsın.

Hayatımda olmanı istiyorum.

Bunu bir söz, bir yön ya da bir gelecek diye değil; sadece bu küçük ve gerçek hâliyle.

Eğer bu satırlar sende de bir yerde durursa, bir gün bana da dönsün isterim.

Acele etmeden, mecbur hissetmeden…

sadece içinden geldiği zaman.

Yorum bırakın